
Kuantum Fiziği kavramına geçmeden önce, 21.yüzyılda hala geçerlilğini koruyan ve birçok kez doğrulanan İzafiyet Kuramına değinelim. “Rölativite” adı verilen, tam Türkçesi ''Görecelik Teorisi'' olan izafiyet teorisi, üç bölüme ayrılır. Bir bölümü çeşitli hızlardaki araçlar veya maddelerde geçen zamanın, uzay-zaman içinde değişik konumlarda bulunan gözlemcilere göre ''göreceli'' olduğunu varsayan bir teoridir. Ünlü fizikçi Einstein, sonlu ve eğrisel olduğunu düşündüğü evrenin dört boyutlu olduğunu, dördüncü boyutun zaman olduğunu ileri sürmüştü. Einstein'ın Genel Görecelik Kuramı göstermektedir ki zamanın hızı, bir cismin hızına ve çekim merkezine olan uzaklığına göre değişmektedir. Hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta; daha ağır daha yavaş işleyerek sanki "durma" noktasına yaklaşmaktadır .
 |
Bunu Einstein'ın ünlü ikizler örneği ile açıklayalım. Bu örneğe göre aynı yaştaki ikizlerden biri Dünya'da kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna çıkar. Uzaya çıkan kişi, geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır. Aynı örnek hızı ışık hızının yüzde doksan dokuzuna yakın olan bir roketle uzayda yolculuk yapan bir baba ve dünyada kalan oğlu için de düşünülebilir; "eğer babanın yaşı 27, oğlunun yaşı 3 olsa, 30 dünya senesi sonra baba dünyaya döndüğünde oğul 33 yaşında, baba ise 30 yaşında olacaktır."
Zamanın izafi oluşu, saatlerin yavaşlaması veya hızlanmasından değil; tüm maddesel sistemin atom altı seviyesindeki parçacıklara kadar farklı hızlarda çalışmasından ileri gelir. Zamanın kısaldığı böyle bir ortamda insan vücudundaki kalp atışları, hücre bölünmesi, beyin faaliyetleri gibi işlemler daha ağır işlemektedir. Böylelikle kişi zamanın yavaşlamasını hiç fark etmeden günlük yaşamını sürdürür. |
Lincoln Barnett, Evren ve Einstein adlı kitabında bu konuda şunları yazar:
Salt uzayla birlikte Einstein, sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe akan şaşmaz ve değişmez bir evrensel zaman kavramını da bir yana bıraktı. Görecelik Kuramı'nı çevreleyen anlaşılmazlığın büyük bölümü, insanların zaman duygusunun da renk duygusu gibi bir algı biçimi olduğunu kabul etmek istemeyişinden doğuyor... Nasıl uzay maddi varlıkların olasılı bir sırası ise, zaman da olayların olasılı bir sırasıdır. Zamanın öznelliğini en iyi Einstein'in sözleri açıklar: "Bireyin yaşantıları bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür. Bu diziden hatırladığımız olaylar 'daha önce' ve 'daha sonra' ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bu nedenle birey için bir ben-zamanı, ya da öznel zaman vardır. Bu zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi kurabilirim ki, büyük bir sayı önceki bir olayla değil de, sonraki bir olayla ilgili olur.”
İzafiyet Zamanın Bir Algıdan İbaret Olduğunu Gösterir

Einstein'ın Rölativite teorilerinin yayınlanmasının üzerinden onlarca yıl geçmiştir. Bu süre içinde teoriler birçok kez testten geçmiştir ve her defasında Einstein haklı çıkmıştır. Genel Görecelik Kuramı'na göre "zamanın da, onu ölçtüğümüz olaylar dizisinden ayrı, bağımsız bir varlığı yoktur." Zaman bir algıdan ibaret olduğuna göre de, tümüyle algılayana bağlı, yani göreceli bir kavramdır. Zamanın akış hızı, onu ölçerken kullandığımız referanslara göre değişir. Çünkü insanın bedeninde zamanın akış hızını mutlak bir doğrulukla gösterecek doğal bir saat yoktur. Lincoln Barnett'in belirttiği gibi "rengi ayırt edecek bir göz yoksa, renk diye bir şey olmayacağı gibi, zamanı gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat ya da bir gün hiçbir şey değildir." Zamanın göreceliği, rüyada çok açık bir biçimde yaşanır. Rüyada gördüklerimizi saatler sürmüş gibi hissetsek de, gerçekte her şey birkaç dakika hatta birkaç saniye sürmüştür.
 |
Konuyu biraz daha açıklamak için bir örnek üzerinde düşünelim. Özel hazırlanmış, tek pencereli bir odaya konulup, burada belirli bir süre geçirdiğinizi varsayın. Odada geçen zamanı görebileceğiniz bir de saat bulunsun.
Aynı zamanda odanın penceresinden güneşin belirli aralıklarla doğup-battığını görebiliyor olun. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o odada ne kadar kaldığınız sorulduğunda vereceğimiz cevap; hem zaman zaman saate bakarak edindiğiniz bilgi, hem de güneşin kaç kere doğup battığına bağlı olarak yaptığınız hesaptan ibarettir.
Örneğin, odada üç gün kaldığımızı hesaplarız. Ama eğer bizi bu odaya koyan kişi bize "aslında sen bu odada iki gün kaldın" derse ve pencerede gördüğümüz güneşin aslında suni olarak oluşturulduğunu, odadaki saatin de özellikle hızlı işletildiğini söylerse, bu durumda yaptığınız hesabın hiçbir anlamı kalmaz.
Modern bilim tarafından doğrulanan, zamanın psikolojik bir algı olduğu, yaşanan olaya, mekana ve şartlara göre farklı algılanabildiği gerçeğini pek çok Kuran ayetinde görmek mümkündür. Örneğin bir insanın bütün hayatı, Kuran'da bildirildiğine göre çok kısa bir süredir: |
“Sizi çağıracağı gün, O'na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız.” (İsra Suresi, 52)
“Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar… ”(Yunus Suresi, 45)
|
Bazı ayetlerde ise insanlara zamanın sandıklarından da kısa bir sürede geçtiği şöyle bildirilir.
“Dedi ki: Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz." (Müminun Suresi, 112-114) |
Başka bazı ayetlerde de, zamanın farklı ortamlarda farklı bir akış hızıyla geçtiği bildirilir:
“... Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac Suresi, 47) |

Fizik tarihinin çalkantılı dönemine girildiğinde Einstein, kuantum mekaniğinin temelinde bulunan Heisenberg'in "belirsizlik" prensibini kabul etmiyordu. Allah'ın tabiatta yarattığı olayların tesadüfen meydana gelemeyeceğine, deterministik bir şekilde, önceden belirlenen bir plân çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiğine inanıyordu. Bu konuda verdiği örnekler arasında birbirlerinin içinden geçen galaksiler, birbirlerine çarpmadan varlığını sürdüren yıldız sistemleri ve tabii ki tam sınırlı yaşam aralıklarında yaratılmış olan mucize gezegenimiz Dünya'nın atmosferik ve manyetik değerleri vardı.
Einstein; Podolsky ve Rosen'la beraber geliştirdikleri EPR çifti (Einstein-Podolsky-Rosen pair) teorisiyle aslında kuantum fiziğinin bir yanılgı olduğunu göstermeye çalışmıştı. Ondan yaklaşık 30 sene sonra Bell tarafından oluşturulan eşitsizlikle tabiattaki olayların bir plân, program ve düzen içinde, nasıl gerçekleştiğinin cevabı aranmaya başlandı. Ancak bu eşitsizliğin ortaya konmasından sonra yapılan bir deney, bu eşitsizliği doğrulamadı. Bell Eşitsizliği bu anlamda oldukça önemli bir yanlıştır. Bu yanlışlıkla çok şey öğrenildi. Yapılan deneyin sonuçlarıyla, Bell Eşitsizliği tutarlılık göstermiyordu. Ayrıca bu eşitsizliği oluşturan varsayımlar, doğada gözlenmiyor, sadece belirli bir çerçevede minimum bir tutarlılık gösteriyordu.
Bu eşitsizlikte kullanılan iki varsayımdan birincisi (lokalite); kâinatın farklı iki noktasında aynı anda meydana gelen iki olay birbirinden fizikî olarak bağımsızdır.
İkincisi (realizm) ise, tabiatta bulunan mikro-âleme ait bir parçacığın birtakım özelliklerini, (meselâ, momentum, konum gibi) öğrenmek istediğimizde o parçacığın bu özelliklerinin değerinin mutlak olduğuna inanmamızdır.(1) Bu iki varsayım birlikte yerel gerçeklik (local realism) hipotezi olarak da bilinmektedir.
Fiziğin en uç noktalarından sicim teorisine (string theory) bu iki varsayım açısından bakabiliriz. Elimizde belli uzunlukta bir sicim olsun. Bu sicim tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Fakat bundan yapılan gitar veya bağlama telini düşünelim. Bu sicimin farklı titreşimlerinden (vibrasyon) değişik notalar elde edilir. Titreşim olmadığı sürece, o sicimin hangi notayı ifade ettiği anlamsızdır; fakat bizim belirlediğimiz bir titreşim şekline göre, değişik notalar çıkartılabilmektedir. Veya kuantum mekanik ifadesiyle, biz bir şeyi ölçmek istediğimizde, aslında bir şekilde onunla temas kurup bu etkileşimin sonucu olarak ortaya bir şeyler çıkarır ve bu ölçtüğümüz değeri, o parçacığa atfederiz. Bu yüzden aynı teli kullanarak birçok notayı çıkartabiliriz; kuantum mekanik ifadesiyle, aynı parçacık için her ölçümde muhtemel sonuçlar kümesinden bir değer elde ederiz. Bu ise, mikro ve makro âlemi anlamaya çalışan insanın niyetinin önemine işaret eder. Çünkü araştırma yapan insanın niyeti ve bakış açısı, ölçümlere ve gözlemlere etki eder. Buna “Algıda seçicilik” denir. Kuantum mekaniğindeki ölçüm ile sicim örneğinin ayrıldığı nokta ise şudur: Sicimden çıkaracağımız notaları biz niyet ve algılarımız ışığında belirleyebiliriz; ama kuantum seviyesindeki parçacıklardan alacağımız sonuç ise, nisbeten belirsizdir. Sicimden herhangi bir nota çıkarmasak da o hâlâ bizim boyutumuzdadır , ama kuantum parçacıkla onun varlık seviyesinde doğrudan temas kurmadıkça onun ne olduğu, nerede olduğu, hangi boyut ve belki de zamanda olduğu konusunda kesin bir fikrimiz yoktur. Biz bilmesek de, her şeyin doğrusunu ancak Allah bilir.
Bell Eşitsizliği'ndeki birinci varsayım derinden düşünülüse, aslında Einstein'ın özel izafiyet teorisiyle bu varsayımın bağdaştığını görürüz. Çünkü, özel izafiyet teorisine göre tabiatta hiçbir şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla kâinatın birbirinden çok uzakta bulunan iki noktasında meydana gelen iki farklı olayın birbiriyle alâkası olamayacağı akla yakın gözükmektedir. Yani, iki olayın birbirine bağımlı olabilmesi için mutlaka bir şekilde aralarında bir haberleşme olması gerekir. Bu haberleşme de ışık hızından daha hızlı gerçekleşemeyeceğinden bu iki noktada aynı anda gerçekleşen iki farklı olay birbirinden tamamen bağımsızdır. Peki ama aralarında haberleşmenin olmadığı birbirinden bağımsız sonsuz parçacık nasıl olur da 15 milyar senedir aralarında mükemmel bir haberleşme sistemi geliştirmiş olabilir?
Atomlar (zerreler) arasındaki bu haberleşme sistemi, İslâm'ın evren görüşündeki Levh-i Mahfuz'la bağlantılı olabilecek bir mahiyettedir.
Parçacıkların birbirleriyle devamlı olarak haberleşmelerini sağlayabilmek için iki ihtimal vardır:
Birincisi, parçacıkların aralarında geliştirmiş oldukları bir tür haberleşme (telepati gibi) metodu ile iletişim kurmalı ve bu iletişim sonsuz hızlı olmalı ki, aynı anda meydana gelen iki olay birbirleri ile gelecekte asla çelişki meydana getirmesin, uyum içerisinde olsun. Bir an için bu haberleşmenin sağlanamadığını düşünelim. Bu durumda kâinatın 15 milyar yıldır mükemmel bir uyum içinde, âdeta bütün parçacıkların birbirlerinden ve yaptıklarından haberi varmış gibi hareket etmeleri mümkün olabilir mi?

Örneğin,evrenin varoluşunu açıklayan ve yakın tarihimizde de yeniden ispatlanan Big Bang (Büyük Patlama) teorisini düşünelim. Bu patlama teorisine göre, zamanın çok kısa bir anında, çok miktarda enerji maddeye dönüşüyor ve bugünkü gezegenimizi, galaksileri meydana getiriyor. Bugünkü uzayın içinde ne varsa tamamı bu patlamanın sonrasında meydana geliyor. Bu patlamayla içinde bulunduğumuz kâinat yaratılıyor, genişliyor, genişledikçe oluşuyor, oluştukça genişliyor. Hattâ artan bir hızla genişliyor. Peki bu üstün düzen içinde başı boş olabilir miyiz? Parçacıklar, başlangıçtan beri, kâinatın bu genişlemesi veya Kur'an'ın ifadesiyle "göklerin yükseltilmesi" sırasında birbirleri ile haberleşme içindeler miydi? Kur'an'da şöyle bildiriliyor:
" Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız. " (Rad Suresi, 2) |
Bir an için bütün parçacıkların tesadüfen hareket ettiğini ve düzenin olmadığını düşünelim. Bu durum, bu parçacıkların birbirini dinlemediği ve aralarında haberleşme olmadığı anlamına gelir. Yani hiçbir parçacık birbirinin durumunu ne biliyor, ne de tedbir alıyor. Peki nasıl bir sonuç beklenir? Oysa anne karnında nasıl dünyaya geldiğimizi, dokuların birbirinden habersiz gelişip farklılaşmasını düşündüğümüzde evrenin hiçbir noktasında tesadüfe yer olmadığını görürüz. Yüce Allah Kuran'da yaratılışı şöyle bildirmektedir:
" O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi, 24) |
“...Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.” (Yunus Suresi, 61) Ayetinde de bundan 1400 yıl önce bildirildiği gibi, ağırlığı olmayan mikro partiküllerin her biri Allah katında kontrol altındadır ve bu üstün düzen, Allah'ın hakimiyeti altında akıp gitmektedir. |